blogger.com'u daha öhöm öhöm konuları işlediğim (?) http://nobordersubjectivity.blog.com/ ile aldatıyorum. İlk yazımı bugün yazdım, o kadar vaktimi aldı ki size söylersem benle dalga geçersiniz. Çok ekledim, çıkardım. enjoy.
Arz etmeye devam
8 Kasım 2011 Salı
8 Ekim 2011 Cumartesi
Gittim, dinledim, yaptım, gördüm, dokundum, konuştum :) Flörtken bakışlı Miles'ın gözleri bana sadece "uçmuş bu kız" gibisinden bakıyordu ama skopos "ne olursa olsun benle konuşmasını sağlamak" idi, bunun için elbette çeşitli durumlardan fedakarlık yapmam gerekti ama her saniyesine değdi! Seni seviyorum post-kıro müdavimi!
17 Eylül 2011 Cumartesi
miles ve ben
Evet insanlar "off sıkıldım bu kızın miles manyaklığından" demesinler diye,ki muhtemelen çoktan demişlerdir, daha fazla twitter ya da facebook'da "home" kirliliği yapmayacağım. Ama şuna açıklık getirmek isterim. Bu tipler sanki miles'ı çok tanıyorlarmış gibi böyle 3 tane fotoğrafını koyup "aman da tlsp'nin üyesiydi bıdı bıdı" yazıp lale kart hiyerarşisini uygulayamazlar. Konsere ben, BEN gidemezsem ne olur biliyorlar mı acaba? Kıskançlıktan ortadan ikiye ayrılacağımı, 2 hafta kendime gelemeyip krize gireceğimi biliyorlar mı? Bir genç kızın geleceğiyle oynadıklarını biliyorlar mı HA? Tamam kabul ediyorum,İKSV çok zaman kendimizi cennette hissetmemize sebep olacak etkinlikler düzenliyor ve onlar olmasaydı muhtemelen miles bir 5-6 sene daha türkiye'nin yerini haritada bile gösteremezdi ama son birkaç seferdir lalekartlılara destek olurken diğerlerine tam anlamıyla KÖSTEK oluyor. Biletler bitiyor tıpış tıpış şişhaneye gidip 2 saat beklemeden bu gerçeği öğrenemiyoruz. Arkadaşım, öyle bir yüzyıla geldik ki artık İstanbul Üniversitesi bile sınav notlarını online açıklıyor peeh, söylesenize, biletler bitti,boşuna sinirinizi bozmayın kabullenin bitsin-gitsin, desenize? Çok sinirliyim, çook. Biletix'le bir olup beni delirtmeye çalışıyonla bunlar.
Bu arada rüyamda Miles gelmiş ben bir şekilde bilet almışım Öykü Güneşli'ye de aldırtmışım:) gitmişiz ama ben miles'ın doğru dürüst şarkı söylediğini duyamadan çıkmışım, sonra nasıl geçti diye öyküye sormuşum. Uyanıp kendime delicesine küfretmeye başladım.Sonra takvime bakıp 7 ekime henüz gelmediğimizi görünce derin bir oh çektim. Durum bu kadar feci dostlar. Bana biletimi verin, eski halime döneyim. Ama bilet alamazsam korkusu beyin fonsikyonlarımı olumsuz etkiliyor. Cu no' wha I mean?
BURASI İSTANBUL BURADA HER ŞEY GERÇEK
Rica ederim,
İK
Bu arada rüyamda Miles gelmiş ben bir şekilde bilet almışım Öykü Güneşli'ye de aldırtmışım:) gitmişiz ama ben miles'ın doğru dürüst şarkı söylediğini duyamadan çıkmışım, sonra nasıl geçti diye öyküye sormuşum. Uyanıp kendime delicesine küfretmeye başladım.Sonra takvime bakıp 7 ekime henüz gelmediğimizi görünce derin bir oh çektim. Durum bu kadar feci dostlar. Bana biletimi verin, eski halime döneyim. Ama bilet alamazsam korkusu beyin fonsikyonlarımı olumsuz etkiliyor. Cu no' wha I mean?
BURASI İSTANBUL BURADA HER ŞEY GERÇEK
Rica ederim,
İK
17 Ağustos 2011 Çarşamba
aklı havada bu kızın
Bu kadar yıl geçtikten sonra bile hala o hovarda ve çapkın ama bir o kadar yakışıklı ve zeki Brezilyalı M'nin ilgisini çekmeye çalıştığım zamanlarda çevirimi yapsaydım kitap bitmişti.
26 Nisan 2011 Salı
Takatukaları takatukalattırdığım hiç görülmemiştir
Bir insan en fazla kendinden bahsederken sıkıcı oluyor. "Ben çok bıdıbıdıyımdır, valla. Hele bıdıbıdılar bıdıbıdılaşamazlarsa bıdıbıdılanırım, böyleyim ben." Gel gör ki insanoğlu yanlış anlamaya müsait olduğundan kelli yerden gökten kendini anlatmaya çalışmalar yağıyor. Doğal. Olası. Kaçınılmaz. Hele ki soru bir de "bana biraz kendinden bahsetseneğ" gibi çığırtkanlıklara mahal verecek türden ise cevaplar "hocam hani insan kimliği 4 kısımlıydı, benim bilip senin bilmediklerin, senin bilip benim bilmediklerimin, senin de benim de bildiklerim, senin de benim de bilmediklerim diye. Görünüşe göre benliğimin yarısından haberim yok." olabilir. Çünkü hele hele ki ilk buluşma ya da hoşlandığınız kişiyleyken karşı cinsin bundan haberinin olmadığı görüşmeler gibi yüksek tansiyonlu durumlarda hakkınızda söylediğiniz şey yanlış oluyor. Bir andan kendini iyi gösterme çabası bastırırken diğer yandan kalp küt küt atıyor, bilmemne hormonları fazladan salgılanıyor. Kendine objektif yaklaşabilmek hiç mümkün değilken, bu stresli ortamda objektif yaklaşmaya çalışmanın sonucu nasıl başarılı olabilir ki? Ha, ben kendimi anlatmıyor muyum anlatıyorum ama eğer mümkünse kendimizi anlatmayı biraz olsun durduralım durdurmayanları uyaralım.
Arz ederim.
Arz ederim.
24 Nisan 2011 Pazar
Air - Surfing On A Rocket
Depresyon ne acayip bir şey değil mi? Ölürsün ama yine depresyonda olduğunu kabullenmezsin, ya da sen kabullensen de başkalarına söyleyemezsin çünkü onlara göre "depresyon"da değilsindir, "saçmalama!" "sen beni aylar önce X' den ayrıldığımda görseydin, depresyon ne demektir o zaman görürdün" derler, sanki x değişken değilmiş gibi.
Oysa kadın dergilerindeki testler çat diye yazar "DEPRESYONDASINIZ, çabuk en seksi gece elbisenizi giyip bir partiye gidin!" ya da doktorlar yapıştırır "depresyon belirtisi" , "depresyon başlangıcı" , "depresyona giriş" , "depresyon 101"
Bence depresyon 1-2 ay kadar vaktinizi yiyebildiği gibi anlık da olabilir. Dükkanın kapısına asabiliriz "Depresyona gitti gelicek"
Yeah, yeah it's like surfing on a rocket
Oysa kadın dergilerindeki testler çat diye yazar "DEPRESYONDASINIZ, çabuk en seksi gece elbisenizi giyip bir partiye gidin!" ya da doktorlar yapıştırır "depresyon belirtisi" , "depresyon başlangıcı" , "depresyona giriş" , "depresyon 101"
Bence depresyon 1-2 ay kadar vaktinizi yiyebildiği gibi anlık da olabilir. Dükkanın kapısına asabiliriz "Depresyona gitti gelicek"
Yeah, yeah it's like surfing on a rocket
23 Nisan 2011 Cumartesi
Evet begüm'ün blogunu izlemeye çalışırken kendimi izlemeye başladım. Nasıl oldu hiçbir fikrim yok. Fakat bu duruma üzülmek, kendimi dağlara taşlara vurmak yerine size bir söz vereyim dedim. "Kendimi izleme sürecinde sübjektif olacağıma dair yemin ederim."
Kayıtlara geçsin hanımkızım.
Arz ederim
Kayıtlara geçsin hanımkızım.
Arz ederim
30 Mart 2011 Çarşamba
plakson
Başıma ne geldiyse şu platonik sevdasından geldi. Başta platonik kulağa harika bir fikir olarak gelir. İdeal acı çekme maratonuna sokar seni.
"Onu ölene kadar sevicem ama o benim adımı bile bilmeyecek. Onu hayal edicem, o ise bu hayalleri istese de kirletemiycek."
Şeklinde edebiyat yaptırır. Mantıklı görünmese de mantıksız da görünmez. Yıllarca bu sağlıksız durumun tuzağına düşenlerden oldum. Muhtemelen de düşmeye devam edeceğim. Şu kimliğimle size şunu söyleyeyim platonik aşk "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli." gibi güzel şarkılar yazılmasını sağlamak haricinde bi' boka yaramaz. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu beyniniz kendince değiştirmek ister. "Hayır," der "Evde otur ve sıkılmaya devam et, kimseyi görme, onlar seni anlamıyor." Sizi anlamayanlar insanlar elbet vardır ama 6 milyar homo sapien daha olacaktı orda burda. Ya da "Önemli değil aşk dediğin içinde çağlayan tek yönlü bir şelaledir." Şelale dediğin zaten iki yönlü olamaz ki. Yukarı doğru akan bir şelale fizik kurallarına ne kadar tersse insanı kendisiyle baş başa bırakmaya uğraşmak kulağa hoş gelen tehlikeli ve yanlış betimlemeler yapmak da o kadar ters. Karşı taraftan medet ummak zorundayız. Reddetmeler bir şey değiştirmeyecek.
İnsan hiçbir şekilde tek taraflı olamaz, tek başına olamaz. Hiç arkadaşı olmayan (ama hiç!) bir insanı düşünün, böyle bir şey olabilir mi? Olsa bu insan en fazla 3 vakte kadar yaşayabilir (tamam ben de biliyorum etrafta bazı insanlar var "benim hiç arkadaşım yok" diye dolaşıyorlar ama onları sadece kendi içlerinde yarattıkları "kimsebenianlamıyor" sorunsalında baş başa bırakıyorum ve feysbuklarında bilmemkaç arkadaşlarının içine yem olarak atıyorum.) peki doğa. zıtlıklarla ayakta durduğunu düşünürsek zıtlık iki ya da fazlasını gerektirmez mi? Şeytan ve melek gibi. Melek olmasa şeytan olur muydu? Ya da tam tersi? Ha, işte kardeş, sevginin de platoniği imkansız bir şey. Kimse "YOO Bİ' KEREM BEN KAÇ KERE blablabla" diye lafa atlamasın başta imkanlı görünüyor, başta dediğim şöyle 10 sene civarı. Bu arada imkansızdan kastım sağlıklı bir şekilde platonik sevmedeki imkansızlıktır. Hele bir de karakterler gerçek olunca iş çığrından çıkıyor. Chuck Blair'e neden böyle yaptı diye sinirleniriz ama olayların hayal ürünü olduğunu bildiğimizden etkisi kısa olur. Ama görüyorsun televizyonda gördüğün salak gibi çok sevmeye başladığın biri başka salak gibi sevdiğin kişiyi dötünden anlamış kendince laf sokuyor. Hiç sevilmemesi gerektiğini, hiçbir şey hak etmediğini sana milyonuncu kez kanıtlıyor. Aha içine dert oldu. Ama sevgi çok değerli bir şey, ağlıyorsun geceleri niye kimseyi sevemiyorum diye ama orda burda gördüklerine neden salak gibi dağıtıyorsun, hani nerede "sevgimi kirletmez" ben görmedim? Olmayan şeyleri hayal ettirip üstüne bir de kaymak gibi paranoya çekti, ağzına sıçtı?
Günün şarkısı Adele - Rolling in the deep
Arz ederim kimi zaman da tuzağa düşerim.
"Onu ölene kadar sevicem ama o benim adımı bile bilmeyecek. Onu hayal edicem, o ise bu hayalleri istese de kirletemiycek."
Şeklinde edebiyat yaptırır. Mantıklı görünmese de mantıksız da görünmez. Yıllarca bu sağlıksız durumun tuzağına düşenlerden oldum. Muhtemelen de düşmeye devam edeceğim. Şu kimliğimle size şunu söyleyeyim platonik aşk "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli." gibi güzel şarkılar yazılmasını sağlamak haricinde bi' boka yaramaz. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu beyniniz kendince değiştirmek ister. "Hayır," der "Evde otur ve sıkılmaya devam et, kimseyi görme, onlar seni anlamıyor." Sizi anlamayanlar insanlar elbet vardır ama 6 milyar homo sapien daha olacaktı orda burda. Ya da "Önemli değil aşk dediğin içinde çağlayan tek yönlü bir şelaledir." Şelale dediğin zaten iki yönlü olamaz ki. Yukarı doğru akan bir şelale fizik kurallarına ne kadar tersse insanı kendisiyle baş başa bırakmaya uğraşmak kulağa hoş gelen tehlikeli ve yanlış betimlemeler yapmak da o kadar ters. Karşı taraftan medet ummak zorundayız. Reddetmeler bir şey değiştirmeyecek.
İnsan hiçbir şekilde tek taraflı olamaz, tek başına olamaz. Hiç arkadaşı olmayan (ama hiç!) bir insanı düşünün, böyle bir şey olabilir mi? Olsa bu insan en fazla 3 vakte kadar yaşayabilir (tamam ben de biliyorum etrafta bazı insanlar var "benim hiç arkadaşım yok" diye dolaşıyorlar ama onları sadece kendi içlerinde yarattıkları "kimsebenianlamıyor" sorunsalında baş başa bırakıyorum ve feysbuklarında bilmemkaç arkadaşlarının içine yem olarak atıyorum.) peki doğa. zıtlıklarla ayakta durduğunu düşünürsek zıtlık iki ya da fazlasını gerektirmez mi? Şeytan ve melek gibi. Melek olmasa şeytan olur muydu? Ya da tam tersi? Ha, işte kardeş, sevginin de platoniği imkansız bir şey. Kimse "YOO Bİ' KEREM BEN KAÇ KERE blablabla" diye lafa atlamasın başta imkanlı görünüyor, başta dediğim şöyle 10 sene civarı. Bu arada imkansızdan kastım sağlıklı bir şekilde platonik sevmedeki imkansızlıktır. Hele bir de karakterler gerçek olunca iş çığrından çıkıyor. Chuck Blair'e neden böyle yaptı diye sinirleniriz ama olayların hayal ürünü olduğunu bildiğimizden etkisi kısa olur. Ama görüyorsun televizyonda gördüğün salak gibi çok sevmeye başladığın biri başka salak gibi sevdiğin kişiyi dötünden anlamış kendince laf sokuyor. Hiç sevilmemesi gerektiğini, hiçbir şey hak etmediğini sana milyonuncu kez kanıtlıyor. Aha içine dert oldu. Ama sevgi çok değerli bir şey, ağlıyorsun geceleri niye kimseyi sevemiyorum diye ama orda burda gördüklerine neden salak gibi dağıtıyorsun, hani nerede "sevgimi kirletmez" ben görmedim? Olmayan şeyleri hayal ettirip üstüne bir de kaymak gibi paranoya çekti, ağzına sıçtı?
Günün şarkısı Adele - Rolling in the deep
Arz ederim kimi zaman da tuzağa düşerim.
2 Şubat 2011 Çarşamba
maarif
Sağ köşedeki takvimim 2 şubatı gösteriyor. Doğalı tam 21 sene, 5 buçuk saat olmuş. Bugün de yeni doğumlar olmuştur, hastanelerden bugün de bebek çığlıkları yükselmiştir, yükselecektir. Asıl onlar iyi ki doğmuştur. Doğum ne kadar sıcak, ne kadar mucizevi değil mi?
Bir yanda da tüyler ürpertici ölüm duruyor köşede. O ise ne kadar soğuk. doğum kadar gerçek, hatta korkutuculuğuyla sanki daha da gerçek gibi geliyor. Bugün sabaha karşı Defne Joy Foster ölü bulundu. Cıvıl cıvıl, spot ışıkları altında gerçek görünen az insanlardan biri. Has zenci Türk'ümüz. İki yaşında maarif takviminin erkek çocukları için başka bir isim önerdiği başka bir günde doğmuş bir çocuğun annesi.
Bazen ölümlerin fanilere iyi geldiğini düşünüyorum. Silkeliyor seni yerinden. Sorgulatıyor. Ne kadar aptalca işlerle zaman kaybediyorum, dedirtiriyor. Daha ne kadar çok insanın kalbini kırıyorum 3 günlük dünyada. Ne için gelmiştik dünyaya. Kim olmaya karar verip kim olmuştuk. Hangi amaçlar uğruna kendimizi paralamıştık. Asıl, ne hakla kendimize işkence çektiriyorduk.
Husrev uşağına sordu. "Osman, Allah var mı?" Uşak efendisinin iyice delirdiğini görüp korkmuştu "Elbette var elbette."demişti. Husrev "Ne biliyorsun, göstersene." dedi Osman, "Gösteremem ama var." Husrev, "Bence de var. Neden biliyor musun?" demişti. "Çünkü görünmüyor."
İnsana ait gerçek olan tek şey görünmeyenken neden hep bir şeylerin görünür olmasında ısrarcı oluyorduk, görünür olmamakta inat ediyorsa biz bir şey uyduruverip kendimizce görünür kılıyorduk. Neden nedene bu kadar meraklıydık.
Bir yanda da tüyler ürpertici ölüm duruyor köşede. O ise ne kadar soğuk. doğum kadar gerçek, hatta korkutuculuğuyla sanki daha da gerçek gibi geliyor. Bugün sabaha karşı Defne Joy Foster ölü bulundu. Cıvıl cıvıl, spot ışıkları altında gerçek görünen az insanlardan biri. Has zenci Türk'ümüz. İki yaşında maarif takviminin erkek çocukları için başka bir isim önerdiği başka bir günde doğmuş bir çocuğun annesi.
Bazen ölümlerin fanilere iyi geldiğini düşünüyorum. Silkeliyor seni yerinden. Sorgulatıyor. Ne kadar aptalca işlerle zaman kaybediyorum, dedirtiriyor. Daha ne kadar çok insanın kalbini kırıyorum 3 günlük dünyada. Ne için gelmiştik dünyaya. Kim olmaya karar verip kim olmuştuk. Hangi amaçlar uğruna kendimizi paralamıştık. Asıl, ne hakla kendimize işkence çektiriyorduk.
Husrev uşağına sordu. "Osman, Allah var mı?" Uşak efendisinin iyice delirdiğini görüp korkmuştu "Elbette var elbette."demişti. Husrev "Ne biliyorsun, göstersene." dedi Osman, "Gösteremem ama var." Husrev, "Bence de var. Neden biliyor musun?" demişti. "Çünkü görünmüyor."
İnsana ait gerçek olan tek şey görünmeyenken neden hep bir şeylerin görünür olmasında ısrarcı oluyorduk, görünür olmamakta inat ediyorsa biz bir şey uyduruverip kendimizce görünür kılıyorduk. Neden nedene bu kadar meraklıydık.
1 Şubat 2011 Salı
"Dream" has always been the favourite word of Americans. Nowadays they seem to like the word "change", too. Seems like things did not work out as those bastards had dreamed.
31 Ocak 2011 Pazartesi
kokulu krem
Hayatta kocaman değişiklikler olmaz; olsa da bir anda olmaz. Beyaz atlı prens bir mucizeyle çıkıp gelmez, bir mucizeyle iş hayatına pat diye mükemmel bir giriş yapmazsın, bir mucizeyle kendini hemen sevmeye başlamazsın, bir mucizeyle paranoyadan kurtulmazsın. Sadece küçük değişiklikler olur. Yatağının üstündeki yastığı sağ tarafa çekersin, bugünlük yalan söylemezsin ya da dedikodu yapmazsın. Çirkin ve üstünde sigara söndürülmüş edasıyla halı desenini anımsatan blog arkaplanını kızsal ve de hareketli bir şey yaparsın, muhtemelen ablan beğenmez. Rutinini küçük yaramazlıklarla bozarsın. Kahvaltıdan sonra tek taraflı görüşünden sıkıldığın gazeteni siktir edip yabancı gazeteleri okursun, ufkunu genişletirken (o çok çabuk olan bir şey olmasa da) kendini iyi hissedersin. Kendine zaman ayırmanın sadece banyodan sonra vücuduna kokulu krem sürmek olmadığını hatırlarsın. Yeni insanlar tanımanın, farklı görüşü dinlemenin ve buna zaman ayırmanın da kendin için yaptığın bir eylem olduğunu düşünürsün. "Şu anda yaptığım iş beni geliştirmiyor, Allah kahretsin." in ardına bugünlük sığınmazsın. Hayatı sadece geç kalkıp, eğlenmek ve içki içmek olan arkadaşlarının muhtemelen seni küçümseyeceği görüşünden uzaklaşırsın. Onları içten içe kıskanmayı da bırakırsın. Bugünlük pireyi deve yapmazsın. Kısa bir süreliğine de olsa kendinle barışırsın, maksat değişiklik olsun.
Arz ederim.
Arz ederim.
7 Ocak 2011 Cuma
Burda yenileri sevmeyiz
Spor salonları yok mu... Çocukluğum onlara uyum sağlamaya çalışmakla geçti. 9 yaşındayken ailecek Pamukspor diye bir kulübe üye olmuştuk. Bizim gibi orta kesimden insanlar çok yoktu. Babam pamukbank geçmişli olduğundan indirimimiz vardı ve o şekilde üye olabilmiştik biz de. Çoğunluk artizler ve artiz olmaya adaylar ve artiz olmaya aday adaylarından oluşuyordu. Ben acaba ice tea şeftali ne kadardır diye düşünüp avcumda bozukluk sayarken etrafta
Gelgelim günümüze. Çarşamba günü bir spor salonuna üye oldum. Yeri acayip havalı, bağdat caddesinde. Ama yine de fiyatı uygun. Şu fiyat kısmı bekledğiniz gibi çıkmayabiliyor. Evet her neyse. Baktım etrafta havalı amcalar filan var, pek kadın yoktu o saatlerde. Tamam dedim, çıkar kredi kartını anne. Ve üye oldum bugün ilk kez gidecektim. Heyecanlıydım, biraz da gergin. Ama beni üye yapan adamın dediğini yapacaktım yanına gidecektim, ölçümlerim yapılacaktı ve bana bir program verilecekti ve herkes beni sevmeye başlayacaktı. Ben de onlardan esirgemeyecektim sevgimi. Ve gittim. Plan basit, kaydını yapan adamın odasına gir. Kapıyı çaldım. Açtım. Kimse yok. Havlucu kadın görevli beyi çağırdı. Yoo bu bey benim kaydımı yapan bey değil. Panik bedenimi sarmaya başlıyordu. KİMSE BENİ SEVMEYECEK!
Adam içeri girdi, tam o anda telefon çaldı. Açtı.
Anlayamamış bir şekilde soyunma odasına yöneldim. İyi. Çok kişi yok. Olanların da gözü toprağa bakıyor. Strese gerek yok. Yaşlılar gençleri sever. Birileri beni sevecek.
Giyindim ve dışarı çıktım. Odaya şöyle bir baktım adam hala telefondaydı. Yürüyüş bandına yöneldim. Ama bir anda odaya ekstra cool, en pahalı eşofmanlı, en bronz tenli, en sarışın insanlar sürüsü girdi. Herkes birbiriyle konuşuyor, yüksek sesle gülerken bir yandan sporlarını yapıyorlar. Bu hissi biliyorum. Çocukken pamuksporda hissetmiştim. Yoo hayır. Burada da yeni gelenlere bakmak günah!
Hızlıca kendi kafamdan uydurduğum spor programını uygulayıp def olmak için geri soyunma odasına girdim. Ne duyayım! Birileri yine Miami'ye gitmiş! Etraf duştan çıkmış uzun bacaklı hatun dolu. Hiçbirinin de havasından geçilmiyor. En havalıları ise.. Evet şimdi bir soyunma odasında en cool olduğunuzu belirten şey. Meme exposing. Altımızda havlu var, üstümüzde yok. Biz rahatız, cooluz, kimseyle konuşmadığımız gibi, suratımızda hiç değişmeyen bir ifade ile etrafta dolanır, önemli bir şey yapıyor görünürüz. Hey dostum bi dakka meme görmek istediğimizi de kim çıkardı?
Umarım yine 3 sene beklemem gerekmez. Bu sefer babamın müdür olması gibi bir şansım da yok. Ne olursa olsun memeden taviz vermem.
Günün şarkısı Alanis Morissette - I'm a bitch
Arz ederim,
İK
Hülyaa, şekerim, dönmüşsün Miami'den!gibi cümleler yükseliyordu. Kimse yeni gelenlere bakmazdı. Yeni gelenlerle konuşmak, göz teması kurmak günahtı. Hele tenis eteği olmadan tenis oynayanlar hiç sayılmazdı. 1 sene ezilip büzülüp annemin eteğine sinerek geçti. Çok stres dolu günlerdi. 2. senemizde hocalarla muhabbetimiz başlamıştı. Ve onlarla merhabalaşıyorduk. Nasılsın, iyiyim, hoşgeldin beş gettin sınırlarını aşmazdı ama en azından hocalar artiz olmaya adayların yanlarında otururken sen onların masasının önünden geçersen senle konuşurlardı ve böylece artiz olmaya adaylar sana bakardı! İster istemez gözleri sana aşina olmaya başlardı. Göz teması kurmak günah olmasa da henüz caiz değildi. Ama sonra o gün geldi ve çattı. Babam Pamukspor'a müdür oldu.(Kulağa çok havalı gelse de maaşı düşüktü ama tabi bunu hiçbir üye bilmiyordu) Ki bu da üyeliğimizin 3. yılına tekabül ediyordu. Artık artizler ve artiz adayları bizi tanıyordu " Baban nasıl? Karneni aldın mı?" gibi sorular gelmeye başlamıştı. Evet artık ben de onlardan biriydim ve yeni üyelere ben de bakamazdım. Ama bu statüyü kazanmak üç senemi almıştı, bunu unutmayalım çünkü bu bilgiyi birazdan kullanıcaz.
Gelgelim günümüze. Çarşamba günü bir spor salonuna üye oldum. Yeri acayip havalı, bağdat caddesinde. Ama yine de fiyatı uygun. Şu fiyat kısmı bekledğiniz gibi çıkmayabiliyor. Evet her neyse. Baktım etrafta havalı amcalar filan var, pek kadın yoktu o saatlerde. Tamam dedim, çıkar kredi kartını anne. Ve üye oldum bugün ilk kez gidecektim. Heyecanlıydım, biraz da gergin. Ama beni üye yapan adamın dediğini yapacaktım yanına gidecektim, ölçümlerim yapılacaktı ve bana bir program verilecekti ve herkes beni sevmeye başlayacaktı. Ben de onlardan esirgemeyecektim sevgimi. Ve gittim. Plan basit, kaydını yapan adamın odasına gir. Kapıyı çaldım. Açtım. Kimse yok. Havlucu kadın görevli beyi çağırdı. Yoo bu bey benim kaydımı yapan bey değil. Panik bedenimi sarmaya başlıyordu. KİMSE BENİ SEVMEYECEK!
Adam içeri girdi, tam o anda telefon çaldı. Açtı.
Hıhı, evet, yaş kaç?Bana da sen git başla ben hallederim işlemlerini dedi.
Anlayamamış bir şekilde soyunma odasına yöneldim. İyi. Çok kişi yok. Olanların da gözü toprağa bakıyor. Strese gerek yok. Yaşlılar gençleri sever. Birileri beni sevecek.
Giyindim ve dışarı çıktım. Odaya şöyle bir baktım adam hala telefondaydı. Yürüyüş bandına yöneldim. Ama bir anda odaya ekstra cool, en pahalı eşofmanlı, en bronz tenli, en sarışın insanlar sürüsü girdi. Herkes birbiriyle konuşuyor, yüksek sesle gülerken bir yandan sporlarını yapıyorlar. Bu hissi biliyorum. Çocukken pamuksporda hissetmiştim. Yoo hayır. Burada da yeni gelenlere bakmak günah!
Hızlıca kendi kafamdan uydurduğum spor programını uygulayıp def olmak için geri soyunma odasına girdim. Ne duyayım! Birileri yine Miami'ye gitmiş! Etraf duştan çıkmış uzun bacaklı hatun dolu. Hiçbirinin de havasından geçilmiyor. En havalıları ise.. Evet şimdi bir soyunma odasında en cool olduğunuzu belirten şey. Meme exposing. Altımızda havlu var, üstümüzde yok. Biz rahatız, cooluz, kimseyle konuşmadığımız gibi, suratımızda hiç değişmeyen bir ifade ile etrafta dolanır, önemli bir şey yapıyor görünürüz. Hey dostum bi dakka meme görmek istediğimizi de kim çıkardı?
Umarım yine 3 sene beklemem gerekmez. Bu sefer babamın müdür olması gibi bir şansım da yok. Ne olursa olsun memeden taviz vermem.
Günün şarkısı Alanis Morissette - I'm a bitch
Arz ederim,
İK
1 Ocak 2011 Cumartesi
bir yar sevdim gey çıktı
Yerlerde sürünen üretkenliğimin ve bir alışkanlığı sürdürebilirliğimin iyice dibe vurmasının izleyici sayısıyla örtüştüğüne tanık oluyorum. Bu istatistikler nedir ya utandım valla. Ağzımın payını aldım mı? Hayır. Kim bilir bundan sonra ne zaman yazacağım. Ama her şeye rağmen sadık dostum çirkin halı deseni arkaplanımı uzun bir süre sonra görmek beni rahatlattı. Onu görmediğimden beri pek bir şey yapmadım aslında. bir ara 2011'e girdik işte o kadar. Doğru düşünüyorsunuz. Bir insan hiçbir şey mi hissetmez. İyice duygusuza bağladım. Duygularım depreşsin diye prison break izlememe izin verdim, bugünlük. Evet prison break. Sevgili iş verenim aynı zamanda arkadaşım olduğu için bana hediye alıyor yaptıklarımın karşılığında. Şimdilik elde var 1 sezon prison break. Tabi bunun uzun bir geyiği var aramızda aslında çok anlamlı ve de komik bir hediye oraları geçiyorum. Her neyse ben bu diziyi izlemeye başladım. Sayın okur ben ki asosyalliğin dibine vurmuş zamanında tüm hayatını dizilerle geçirmiş bir insanım. Böyle bir dizi seyretmedim, gerçekten dedikleri kadar varmış. Aynı anda tüm duyguları hissediyorsunuz, zaten duygusuzluğumu üzerimden atmak için de izlememin sebebi bu, korku, şiddet, adrenalin, gerilim, sevgi, nefret (ayy new york times film eleştirileri gibi oldu "gorgeously wonderful" !.Sözüm meclisten içeri, sonra aşırı doz prison breakten kendinize gelemiyorsunuz.
Efendime söyliyim öncelerinde, ben lisedeyken falan bu başrollerdeki sevgili Wentworth Miller'ı görüp görüp onu beğenmek zorunda hissediyordum. Ve zorluyordum kendimi ama beğenemiyordum, oysaki onda her şey vardı. Mavi gözler,dolgun dudaklar, düzgün ve saçsız bir kafa.. Şayet yapamıyordum, olmuyordu. Adamcağızı beğenemiyordum. Gel gör ki diziyi izlerken ona vuruldum. Evet, yıllarca sen kendini kas, hoşlanamama, sonra 1 bölüm izle (ya da 12), pat, ok kalbinden içeri. Fakat sonra... Hay parmağımı eşşek arısı soksaydı da googlelayamasaydım ismini. Google'a girer girmez "wentwo" yazdım ki alt alta "wentworth miller" , "wentworth miller gay" , "wentworth miller boyfriend" gibi şeyler çıktı. Bari biraz alıştırsaydın be google, sağ ol. Ne mi yaptım? Oku kalbimden çıkardım. Başım dik, alnım ak. Bir dahaki prison break bölümünü izlediğimde nasıl yüzüme bakacak acaba.
günün şarkısı: mercan-hepsi gay
Arz ederim, bazı bazı infilak ederim
Efendime söyliyim öncelerinde, ben lisedeyken falan bu başrollerdeki sevgili Wentworth Miller'ı görüp görüp onu beğenmek zorunda hissediyordum. Ve zorluyordum kendimi ama beğenemiyordum, oysaki onda her şey vardı. Mavi gözler,dolgun dudaklar, düzgün ve saçsız bir kafa.. Şayet yapamıyordum, olmuyordu. Adamcağızı beğenemiyordum. Gel gör ki diziyi izlerken ona vuruldum. Evet, yıllarca sen kendini kas, hoşlanamama, sonra 1 bölüm izle (ya da 12), pat, ok kalbinden içeri. Fakat sonra... Hay parmağımı eşşek arısı soksaydı da googlelayamasaydım ismini. Google'a girer girmez "wentwo" yazdım ki alt alta "wentworth miller" , "wentworth miller gay" , "wentworth miller boyfriend" gibi şeyler çıktı. Bari biraz alıştırsaydın be google, sağ ol. Ne mi yaptım? Oku kalbimden çıkardım. Başım dik, alnım ak. Bir dahaki prison break bölümünü izlediğimde nasıl yüzüme bakacak acaba.
günün şarkısı: mercan-hepsi gay
Arz ederim, bazı bazı infilak ederim
Kaydol:
Yorumlar (Atom)