31 Ocak 2011 Pazartesi

kokulu krem

Hayatta kocaman değişiklikler olmaz; olsa da bir anda olmaz. Beyaz atlı prens bir mucizeyle çıkıp gelmez, bir mucizeyle iş hayatına pat diye mükemmel bir giriş yapmazsın, bir mucizeyle kendini hemen sevmeye başlamazsın, bir mucizeyle paranoyadan kurtulmazsın. Sadece küçük değişiklikler olur. Yatağının üstündeki yastığı sağ tarafa çekersin, bugünlük yalan söylemezsin ya da dedikodu yapmazsın. Çirkin ve üstünde sigara söndürülmüş edasıyla halı desenini anımsatan blog arkaplanını kızsal ve de hareketli bir şey yaparsın, muhtemelen ablan beğenmez. Rutinini küçük yaramazlıklarla bozarsın. Kahvaltıdan sonra tek taraflı görüşünden sıkıldığın gazeteni siktir edip yabancı gazeteleri okursun, ufkunu genişletirken (o çok çabuk olan bir şey olmasa da) kendini iyi hissedersin. Kendine zaman ayırmanın sadece banyodan sonra vücuduna kokulu krem sürmek olmadığını hatırlarsın. Yeni insanlar tanımanın, farklı görüşü dinlemenin ve buna zaman ayırmanın da kendin için yaptığın bir eylem olduğunu düşünürsün. "Şu anda yaptığım iş beni geliştirmiyor, Allah kahretsin." in ardına bugünlük sığınmazsın. Hayatı sadece geç kalkıp, eğlenmek ve içki içmek olan arkadaşlarının muhtemelen seni küçümseyeceği görüşünden uzaklaşırsın. Onları içten içe kıskanmayı da bırakırsın. Bugünlük pireyi deve yapmazsın. Kısa bir süreliğine de olsa kendinle barışırsın, maksat değişiklik olsun.

Arz ederim.

7 Ocak 2011 Cuma

Burda yenileri sevmeyiz

Spor salonları yok mu... Çocukluğum onlara uyum sağlamaya çalışmakla geçti. 9 yaşındayken ailecek Pamukspor diye bir kulübe üye olmuştuk. Bizim gibi orta kesimden insanlar çok yoktu. Babam pamukbank geçmişli olduğundan indirimimiz vardı ve o şekilde üye olabilmiştik biz de. Çoğunluk artizler ve artiz olmaya adaylar ve artiz olmaya aday adaylarından oluşuyordu. Ben acaba ice tea şeftali ne kadardır diye düşünüp avcumda bozukluk sayarken etrafta
Hülyaa, şekerim, dönmüşsün Miami'den!
gibi cümleler yükseliyordu. Kimse yeni gelenlere bakmazdı. Yeni gelenlerle konuşmak, göz teması kurmak günahtı. Hele tenis eteği olmadan tenis oynayanlar hiç sayılmazdı. 1 sene ezilip büzülüp annemin eteğine sinerek geçti. Çok stres dolu günlerdi. 2. senemizde hocalarla muhabbetimiz başlamıştı. Ve onlarla merhabalaşıyorduk. Nasılsın, iyiyim, hoşgeldin beş gettin sınırlarını aşmazdı ama en azından hocalar artiz olmaya adayların yanlarında otururken sen onların masasının önünden geçersen senle konuşurlardı ve böylece artiz olmaya adaylar sana bakardı! İster istemez gözleri sana aşina olmaya başlardı. Göz teması kurmak günah olmasa da henüz caiz değildi. Ama sonra o gün geldi ve çattı. Babam Pamukspor'a müdür oldu.(Kulağa çok havalı gelse de maaşı düşüktü ama tabi bunu hiçbir üye bilmiyordu) Ki bu da üyeliğimizin 3. yılına tekabül ediyordu. Artık artizler ve artiz adayları bizi tanıyordu " Baban nasıl? Karneni aldın mı?" gibi sorular gelmeye başlamıştı. Evet artık ben de onlardan biriydim ve yeni üyelere ben de bakamazdım. Ama bu statüyü kazanmak üç senemi almıştı, bunu unutmayalım çünkü bu bilgiyi birazdan kullanıcaz.

Gelgelim günümüze. Çarşamba günü bir spor salonuna üye oldum. Yeri acayip havalı, bağdat caddesinde. Ama yine de fiyatı uygun. Şu fiyat kısmı bekledğiniz gibi çıkmayabiliyor. Evet her neyse. Baktım etrafta havalı amcalar filan var, pek kadın yoktu o saatlerde. Tamam dedim, çıkar kredi kartını anne. Ve üye oldum bugün ilk kez gidecektim. Heyecanlıydım, biraz da gergin. Ama beni üye yapan adamın dediğini yapacaktım yanına gidecektim, ölçümlerim yapılacaktı ve bana bir program verilecekti ve herkes beni sevmeye başlayacaktı. Ben de onlardan esirgemeyecektim sevgimi. Ve gittim. Plan basit, kaydını yapan adamın odasına gir. Kapıyı çaldım. Açtım. Kimse yok. Havlucu kadın görevli beyi çağırdı. Yoo bu bey benim kaydımı yapan bey değil. Panik bedenimi sarmaya başlıyordu. KİMSE BENİ SEVMEYECEK!

Adam içeri girdi, tam o anda telefon çaldı. Açtı.
Hıhı, evet, yaş kaç?
Bana da sen git başla ben hallederim işlemlerini dedi.

Anlayamamış bir şekilde soyunma odasına yöneldim. İyi. Çok kişi yok. Olanların da gözü toprağa bakıyor. Strese gerek yok. Yaşlılar gençleri sever. Birileri beni sevecek.

Giyindim ve dışarı çıktım. Odaya şöyle bir baktım adam hala telefondaydı. Yürüyüş bandına yöneldim. Ama bir anda odaya ekstra cool, en pahalı eşofmanlı, en bronz tenli, en sarışın insanlar sürüsü girdi. Herkes birbiriyle konuşuyor, yüksek sesle gülerken bir yandan sporlarını yapıyorlar. Bu hissi biliyorum. Çocukken pamuksporda hissetmiştim. Yoo hayır. Burada da yeni gelenlere bakmak günah!

Hızlıca kendi kafamdan uydurduğum spor programını uygulayıp def olmak için geri soyunma odasına girdim. Ne duyayım! Birileri yine Miami'ye gitmiş! Etraf duştan çıkmış uzun bacaklı hatun dolu. Hiçbirinin de havasından geçilmiyor. En havalıları ise.. Evet şimdi bir soyunma odasında en cool olduğunuzu belirten şey. Meme exposing. Altımızda havlu var, üstümüzde yok. Biz rahatız, cooluz, kimseyle konuşmadığımız gibi, suratımızda hiç değişmeyen bir ifade ile etrafta dolanır, önemli bir şey yapıyor görünürüz. Hey dostum bi dakka meme görmek istediğimizi de kim çıkardı?

Umarım yine 3 sene beklemem gerekmez. Bu sefer babamın müdür olması gibi bir şansım da yok. Ne olursa olsun memeden taviz vermem.

Günün şarkısı Alanis Morissette - I'm a bitch

Arz ederim,
İK

1 Ocak 2011 Cumartesi

bir yar sevdim gey çıktı

Yerlerde sürünen üretkenliğimin ve bir alışkanlığı sürdürebilirliğimin iyice dibe vurmasının izleyici sayısıyla örtüştüğüne tanık oluyorum. Bu istatistikler nedir ya utandım valla. Ağzımın payını aldım mı? Hayır. Kim bilir bundan sonra ne zaman yazacağım. Ama her şeye rağmen sadık dostum çirkin halı deseni arkaplanımı uzun bir süre sonra görmek beni rahatlattı. Onu görmediğimden beri pek bir şey yapmadım aslında. bir ara 2011'e girdik işte o kadar. Doğru düşünüyorsunuz. Bir insan hiçbir şey mi hissetmez. İyice duygusuza bağladım. Duygularım depreşsin diye prison break izlememe izin verdim, bugünlük. Evet prison break. Sevgili iş verenim aynı zamanda arkadaşım olduğu için bana hediye alıyor yaptıklarımın karşılığında. Şimdilik elde var 1 sezon prison break. Tabi bunun uzun bir geyiği var aramızda aslında çok anlamlı ve de komik bir hediye oraları geçiyorum. Her neyse ben bu diziyi izlemeye başladım. Sayın okur ben ki asosyalliğin dibine vurmuş zamanında tüm hayatını dizilerle geçirmiş bir insanım. Böyle bir dizi seyretmedim, gerçekten dedikleri kadar varmış. Aynı anda tüm duyguları hissediyorsunuz, zaten duygusuzluğumu üzerimden atmak için de izlememin sebebi bu, korku, şiddet, adrenalin, gerilim, sevgi, nefret (ayy new york times film eleştirileri gibi oldu "gorgeously wonderful" !.Sözüm meclisten içeri, sonra aşırı doz prison breakten kendinize gelemiyorsunuz.
Efendime söyliyim öncelerinde, ben lisedeyken falan bu başrollerdeki sevgili Wentworth Miller'ı görüp görüp onu beğenmek zorunda hissediyordum. Ve zorluyordum kendimi ama beğenemiyordum, oysaki onda her şey vardı. Mavi gözler,dolgun dudaklar, düzgün ve saçsız bir kafa.. Şayet yapamıyordum, olmuyordu. Adamcağızı beğenemiyordum. Gel gör ki diziyi izlerken ona vuruldum. Evet, yıllarca sen kendini kas, hoşlanamama, sonra 1 bölüm izle (ya da 12), pat, ok kalbinden içeri. Fakat sonra... Hay parmağımı eşşek arısı soksaydı da googlelayamasaydım ismini. Google'a girer girmez "wentwo" yazdım ki alt alta "wentworth miller" , "wentworth miller gay" , "wentworth miller boyfriend" gibi şeyler çıktı. Bari biraz alıştırsaydın be google, sağ ol. Ne mi yaptım? Oku kalbimden çıkardım. Başım dik, alnım ak. Bir dahaki prison break bölümünü izlediğimde nasıl yüzüme bakacak acaba.

günün şarkısı: mercan-hepsi gay

Arz ederim, bazı bazı infilak ederim

8 Aralık 2010 Çarşamba

kronik çevirmen & öğrenci İK cinsiyete el atıyor

Bugün okulumun kare, mütevazı ama bir o kadar da havuzlu bahçesinde çeviriye yumulmadan geçirebileceğim 20 dk olduğunu fark ederek vakit geçirmeye karar verdim. Derken sol tarafımdan O geçti. Ses tonunu çok hoş bulduğum şeker çocuk (bundan böyle S.T.Ç.H.B.Ş.Ç olarak anılacaktır). Siz şimdi böyle cool olduğuma bakmayın aslında çocuğun adını+soyadını, medeni halini, doğum tarihini, nerde yaşadığını, aslen nereli olduğunu, dün akşam nerde ne yaptığını biliyorum. Türkiye şartlarında xoxo Gossip Girl diye bir oluşum olmayabilir ama onun yerine Twitter gibi gençleri "tivitlemek için yaşamak" ı öğütleyen sosyal paylaşım sitesi var.

Sonra S.T.Ç.H.B.Ş.Ç yan banka oturmasın mı!

Ne yapacağım? Tabiki de bizimkileri dinliyor görünüp onun konuşmalarına kulak kabartacağım. Medeni halini vurguladı, hoş bir videodan bahsetti:

Bir imam bir kıza aşık olmuş, istemiş vermemişler. Ertesi gün ezan okurken bu ezan sevip de kavuşamayanlara gelsin demiş.

Çıkarılan sonuç : İmamlar da sever.

Sonra ilginç olmayan ama kötü olan ise boşaltım sistemine dair bazı bilgilerden bahsetmesiydi. Pardon erkeklerin boşaltım sistemiyle alıp veremediği nedir? Neden bundan bahsetmek isterler? Ve neden kızların da bundan bahsettiğini duymak için sürekli olarak bazı sözleri tekrarlar? "Sanki sen yapmıyosun!"

??

Kendisi, yoğun isteğinden ötürü galiba bundan böyle K.Ç olarak anılacak (kaka çocuk)

Günün şarkısı blur - girls & boys

Arz ederim
İK

7 Aralık 2010 Salı

çok kalmayacağım

olacak şey değil. dünden beri tam on kişi sayfama girmiş, ya da bir arkadaşa bakıp çıkmış. 10 kişi sosyal aleme zarar siteler çöker mazallah.kesin ben de "julie & julia" filmindeki gibi olucam. blogumdaki inanılmaz başarı hollywood yönetmenlerinin dikkatini çekecek. beni oynayan marion cotillard'a bir oscar daha kazandıracak. "merci merci merci beaucoup! merci beaucoup pour l'academie.." Kimse böyle şeyler hayal etmediğini yazdıysa bozsun. Sonuçta biz de kediye kedi deriz. Yine kafam 1500. İçmek değil, içmeye gerek yok hayat beni asıl delirten. 3. sınıfı kafayı sıyırmadan atlatan varsa bir el uzatsın. Aa yok pardon. 3. sınıfta okuyup aynı zamanda kitap çevirisi yapan aynı zamanda çok sevgili alman bir yazarın atölyesini çeviren ve kafayı sıyırmayan varsa biri bana gelsin o da sensin.

Diğer bir suçlu İstanbul trafiğidir hakim bey. İstanbul sakinleri salı gününki geleneksel asyadan avrupaya, avrupadan asyaya göç eylemini başarıyla sürdürüyorlar. Haftanın bir diğer göç günü olan cuma'yı iple çekiyoruz.

günün şarkısı radiohead - karma police olmak zorunda çünkü "I lost myself"

lost in translation ise günün değil en azından bir ömrün filmi.

arz ederim kimi zaman itiraz ederim.

İK

6 Aralık 2010 Pazartesi

Merhaba dün profilimi görüntülemiş 2 kişi. Merhaba arkaplandaki iğrenç halı deseni.
Ödevlere öyle bir yumuldum öyle bir yumuldum ki yumarlak oldum. Hukuk çevirisi nedir bilir misin? Sözleşme maddeleri falan? Bilme. Hayat bilmeden daha güzel çünkü. Oyunculuk gibidir çevirmenlik. Bir karaktere bürünürsün. Aslında birden çok karaktere. Ve hayatının sonuna kadar o karakterlere sahipmiş gibi davranırsın. Rekabetin bol olduğu bir dünyada bir çevirmen birden fazla alana hakim olmak, yani birden fazla karaktere bürünmek zorundadır. Dolayısıyla bir çevirmen meslek hayatının sonuna kadar aynı anda hem avukat, hem politikacı, hem doktor, hem bilim adamı, hem mimar gibi davranır, hayatı boyunca onların sesi olur. Her meslek başka dile sahipken çevirmen meslekler mesleği diller diline sahip kişi olur. Bu yüzden oyunculuktan çok çok daha zor. Üstüm(üz)deki baskı büyük. Ama hala dünyanın en güzel mesleği!

I love my job but it's way too hard diye şarkı var mı? Yoksa biz de benzetme yaparız.

Günün şarkısı Broken Bells - the high road olsun.

Arz ederim, bazen ikaz da ederim.
IK

5 Aralık 2010 Pazar

yeni olaraktan

blog açışımın ikinci yılı şerefine (!)(yaklaşık yarım saat önce aklıma geldi blog diye bir şeyin var olduğu) teknolojik edebiyat camiasına geri dönmeye karar verdim. Bunu kim umursar bilmiyorum ama umursanmamayı öyle hak etmişim ki yarım saattir bloga nasıl yazı yazıldığını hatırlamayı çözmeye çalıştım. Gerçi gördüm ki sevgili bilgisayarım bu sayfaların hiç tekin olmadığını düşünüyormuş, ondan birkaç şeye "izin ver" "kabul ediyorum" "tamam" demeliymişim öyle görebilicekmişim. Bill Gates bazen annemden bile evhamlı oluyor.
Her neyse eski yazılara bir baktım. Brezilya'dan yazdığım kendi içinde oldukça çelişen günlüklerin , evet başlık günlük ama orada bulunduğum 30 gün içinde 2 tane yazmışım bu da aslında "15 günlük" olduğunu gösteriyor, baya sıkıcı olduklarını gördüm. Artık nasıl bir kafayla yazmışsam... Evin yaşlı amcasının "olsun olsun hatıra bunlar. bu günleri özliyceksin ilerde" dediğini duyar gibiyim. Sonra biçime geçtim önce biraz daha kız rengi -pembe- olsun sayfada dedim. Ama arkadaki halı desenimsi iğrenç kafferengi planla yola devam etmeye karar verdim, çocukluğum çirkin halılı odalarda geçti nedeni bu da olabilir. Bu arada adımı googlelayan yakın arkadaşlarım haricinde okuyan varsa üzgünüm içimde acayip bir neden belirtme hissi var. Her şeyin nedenini belirticem sanırım bu yazıda. Söylemedi demeyin.
Evet geri dönüşümün nedenlerini düşünmeye başlayabilirim.
neden 1: blog yazmayı hep kendi kendimle konuşmak olarak görüyordum ama twitter camiası tükürdüğümü yalatarak bana 140 karakterle kendi kendine konuşmayı öğretti, blog vız gelir tırıs gider dedim.
neden 2: bilmeyenler varsa, tamam söz bir daha söylemiycem bunu, ben çevirmenim. Ve hayat şu dönemde aşırı zor. Çeviri süreçlerine daha aktif dalmaya, odama daha çok çekilmeye, sosyal hayattan biraz daha (hatta baya baya) uzaklaşmaya başladım. Bu arada bu aktif sürecin meyvesini ileriki zamanlarda inşallah beraber yiyeceğiz. Hayır karpuz kesmeyeceğiz, bunu aklınızdan çıkarın.

Başka neden yok sanırım. Mmm düşünce bazında daha uzun olacağını kestirmiştim. Ama kimse merak etmesin bugünden itibaren yazılar alacak başını gidecek. Yalnızım ve birileriyle konuşuyormuş gibi yapmaya ihtiyacım var. Bunun acınası olduğunu düşünen varsa...ee.. kendini de evde unutsaydı!


Günün şarkısı simple plan'den welcome to my life olsun.

Arz ederim,
IK